Daha doğmadan çizilmiş, alnıma yazılan. Ebeveynlerim Bulgaristan Şumnu doğumlu. Daha çocuk denilecek yaşta gelmişler, Türkiye'ye. Silinmeye yüz tutmuş çocukluk anılarını yad ederken tek hatırladıkları uçsuz bucaksız yemyeşil topraklar. Şimdiyse, rahmetli babamın ardı sıra kalan kocaman bir boşluk...
Babamın ve annemin aileleri Ege Bölgesine yerleşmişler. Zaten mübadele yıllarında göç etmek mecburiyetinde kalan halka devlet tarafından Akdeniz ve Ege Bölgesindeki şehirlerde iskan etme hakkı verilmiş. Tesadüf mü, tevafuk mu bilinmez ama iki aile önce komşu, sonrasında da dünür olmuşlar.
Ne zaman memleketime yolum düşse, derin bir ah ile hayıflanır ve keder ile dolarım. Zihnim geçmişin özlemiyle dolup taşar. Kolay değil ki! Nerden baksanız bir çeyrek asır. Çocukluğum, gençliğim...
Nereye baksam, nereye dönsem tanıdık bir sima ararım. Her sokağında, her caddesinde unutulmaya yüz tutmuş binlerce anı. Gözlerimi dünyaya açtığım bir zamanlar evim dediğim sokağa doğru sürüklenir ayaklarım. İşte!...
Nazlı bir gelin gibi süzülür karşımda. Mimari yapılandırmaya esir olmuş apartmanlara inat, hala dimdik ayakta. Seyre dalarım, şimdi bir başkasına yuva olan evimi. Kapının önündeki dut ağacı, sanki daha da büyümüş gibi gelir gözüme. Çocukluğumda yaptığım gibi sarılırım, özlemimi dindirmek istercesine. Sol yanımda katlanılmaz bir sızı...
Acaba derim, kendi kendime... Çocukluğuma duyduğum özlem mi yoksa çocukluğumda var olan insanların yokluğu mu, yüreğimi bu derece sızlatan. Bilmiyorum ki! Hangisi daha acı...
Memleketim...
Derin bir yaradır bağrımda. Ne yazık ki, denize hiç kıyısı yok! Ama verimli ovaları ve ormanlık dağları var. Bütün heybetiyle yükselir, Manisa dağı da denilen Spil dağı. Rivayet olunur ki, 1513m yükseklikte olan dağın uzantısı, yer altında da bir o kadar uzun.Hatta bu uzantının deprem bölgesi olan Manisa'yı tamamıyla yok olmaktan kurtardığına inanılır. Spil dağı'nın yamaçları, yazın Anemon Lalesi denilen çiçekler ile dolar. Anemon' un oluşumunu insanlar Afrodit ve Adonis' in hikayesine bağlar. Zaten bölgemizde buna benzer bir çok mitolojik öykü var. Tarihsel belgelerle İzmir' li olduğu kanıtlanan Homeros, bu öykülerden bir çoğunu eserlerinde dile getirir. Mesela, İlyada isimli destanın 540. sayfasında Niobe'nin hikayesi anlatılır.
Sahi! Bilir misiniz, Niobe'nin hikayesini. Manisa Dağın'da kadın yüzü biçiminde bir kaya vardır. "Niobe Kayası " ya da halk arasında tanınan adıyla " Ağlayan Kaya ". Aslında doğal bir yeryüzü şekli ama halk arasında acıklı bir efsaneye konu olmuştur. Efsaneye göre taşın ağladığına inanılır. Çocukluğumda, kayayı ilk gördüğümde ağladığına o kadar çok üzülmüştüm ki!... Tehlikenin farkına varmadan kayanın eteklerine kadar tırmanıp, cebimden çıkardığım mendille gözyaşlarını silmeye çalıştığımı anımsarım. Çocuk olmanın saflığından mı gelir bu cesaret bilmem ama her halükarda bu satırları yazarken bile, hüzünlü tebessümler var gözlerimde.
Kıyafetlerinden dolayı Tarzan'a benzetilen, Manisa Tarzan'ımız var. Ama O'nun filmlerde seyrettiğimiz sahte Tarzan'dan daha iyi olduğu anlatılır. Ben doğmadan sekiz yıl önce vefat ettiği için, görmek nasip olmadı. Manisa'nın merkezine dikilen anıtından tanıyorum kendisini. Birde görenlerin anlatılarından.
1900 Bağdat doğumlu, Ahmet Bedevi.1923 yılında, Kurtuluş Savaşı'nda harap olmuş olan Manisa'ya gelerek, Spil dağı'nı mesken edinir. Kişisel ihtiyaçlarını göz ardı etmiş kırmızı kuşaklı, İstikbal Madalyası ile şereflenmiş bir gazi.
" Orası çiçeklerle süslü bir cennettir. Sabahları kuşların cıvıltısı ile uyanırım. Dağdan ovaya bakmak insana müthiş bir duygu veriyor. Hayatta yaratıcı olma gücünü ben dağlarda sezmişimdir. " der, Ahmet Bedevi (Manisa Tarzanı)
Manisa'ya özel mesir şenlikleri düzenlenir. Belki de Manisa'yı Manisa yapan, bu şenliklerdir. Kanuni Sultan Süleyman'ın annesi Ayşe Hafza Sultan hastalanınca dönemin ünlü hekimi Merkez Efendi, 41 çeşit baharatı karıştırıp elde ettiği macunu Sultana yedirip iyileşmesine vesile olduğu için, her yıl aynı dönemde Karaköy düzergahında bulunan Sultan camisinden halka saçılır. 21 Mart nevruz günü başlayan temsili karma törenini hafta boyunca çeşitli etkinlikler takip eder. Çeşitli kermeslerle dolu mesire yerleri, yabancı ülkelerden gelen öğrencilerin yöresel kıyafetleri içinde sergiledikleri folklorik oyunlar ve rengarenk bayraklar eşliğinde düzenlenen geçit töreni. Bir hafta boyunca festival havası hissedilir şehirde. Hafta sonu öğlen namazından sonra, hocaların Sultan camisinin minare ve kubbelerine çıkıp macunları halka saçmasıyla bir festival daha nihayete erer. Çocukluğumda gidememiş olmanın hüznüyle yıllar önce eşimle birkaç kez o kalabalığa bizde katıldık katılmasına da, eşim beni korumaktan değil mesir yakalamak ayakta durmak için bile dengeyi zor sağlamıştık. Amacı mesir kapmak olan da var, niyeti başka olan da!...
Anlayacağınız yurdum insanı çeşit çeşit. Yıllar var, saçım törenine gitmiyorum. Zaman zaman en çocuksu halimle eşime mesir yakalamaya gidelim deme gafletine düşsem de, "Üzülme hayatım, ben macun alıp balkondan sana atarım, sen de yakalarsın! " demesiyle, konu daha tartışmaya açılmadan kapanmakta. Hani haksız da sayılmaz! Maksat eğlence olsun tamam da, o kalabalıkta niyeti başka olan insanlar arasında nasıl olacaksa işte orası muamma...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder