Yaşamımda önem verdiğim insanları muhakeme ettikçe, verilen değer ve karşılığında gösterilen muamele çerçevesinde, şahsımı sıklıkla sorgularım. Özellikle de mevzu bahis
" Sevgi " ise...Bir insanı varlığımızdan bile, daha fazla sevebilir miyiz? Hem, hadi sevdik diyelim!...
Peki! Değer mi! Onca çaba, onca emek. Kim, kimin için... Ayrılık vakti gelince bir saniye bile düşünmeye gereksinim duymadan, ardına bile bakmadan çekip gidecekler için mi, varlığından vazgeçmek. Çok değil!.. Daha dün deli gibi sevdiğini, sevdiğinin yüzünü bir gün dahi göremeden değil yaşamak, nefes dahi alamayacaklarını fırsat buldukça an be an aşkını itiraf edenler değil miydi, bugün arkalarında bir enkaz yığını bırakıp da çekip gidenler. Ne sözler sarf edilmiştir tutulmayan, ne de anılar kalmıştır yaşanılan. Sanki öncesinde sevilen biz ya da hiç sevmemişiz gibi...
Hangi sevgi, insan ruhunda onarılmaz gedikler açar. Var olan sevgiliye dokunarak varlığını her hücrede ve dahi her zerre de hissederek sevmek mi, yoksa var olmadığı bilindiği üzre imgelem ürünü olan bir sevgiliye tutunarak sevmek mi?
Gerek imgelem, gerekse de gerçek olsun, Pascal'ın " Her yüreğin bir bildiği var, kalbine söz geçiremediği. " dediği gibi...
Belki fani dünya da var olma zorunluluğudur, sevgiliye duyulan özlem. Belki de sığınacak bir liman ya da kalbe hissettirdiği sıcaklıktır. Kim bilir...
Ayrı kaldığımız hasretini duyumsadığımız özlemlerdir, bizi can evimizden vuran, dilimizin bağını çözen. Özlemin hasretiyle kavrulurken mananın sırrına vakıf olmak, belki de insanoğlunun başına gelebilecek en güzel mutluluktur, yaşanılan bunca acıya rağmen...
Andre Gide " Yazmak, ölümün elinden bir şeyleri kurtarmaktır. " demiş ya, yazarımız da sevgiliye duyulan özlemi ya da onsuz yaşamın anlamsızlığına dem vurmak istemiştir! Kim bilir!...
Sevgiliye duyulan özlem! Bu sevgili, imgelem ürünü olsa bile! Kim aksini inkar edebilir ki, sevgilinin dokunmadığı bir ruh da açılan onarılmaz derin yaraları. Yaşamaksa eğer adına verdiğimiz bu mücadele, varlık ve yokluk kavramları arasında gelişen olaylar silsilesi değil de nedir? Olabildiğince mütemadiyen gerçekleşen.
Sahi! Bay Şair Meltem isimli karakterimiz sanrılar neticesinde vuku bulan bir imgelem ürünü mü yoksa hakikat mi? " Gerçeğin ne olduğu değil, gerçek olarak algılamanın ne olduğu önemlidir. " der, Henry Kissinger. Bana sorsanız imge nedir, hakikat nedir? Ben de derim ki, imge mutluluğa duyulan bir özlem, hakikat ise bir algı meselesinden bir adım dahi öte geçemeyen, ölüm ile yaşam arasında var olan ince bir çizgi. Lakin her koşulda gerçek, ne olursa olsun çıkan sonuç, insan olarak ne kadar çok kırılgan bir yapıda olduğumuzun yegane timsali.
Değerli yazarımızın eserini bir bütün olarak değerlendirmem gerekirse, duyguları ifade edebilmek adına yazılmış son derece başarılı bir çalışma. Öyle ki, yukarıda değindiğim hislerimin de yegane sahibi. Lakin hiç mi eserin olumsuz tarafları yok derseniz de, haddim olmayarak değinmek isterim ki, bazı kelimelerin telaffuzlarında sıkıntı yaşamış olduğum tartışılmaz! Bir de metin içerisinde şu gereksiz tabii ki kime göre, şahsıma göre var olan, erotizm içerikli betimlemeler olmasaydı daha iyi olurdu ya neyse! Siyahın ve beyazın yoğunluklu var olduğu bir dünya da, diğer renklerin de varlığını görmezden gelmek, sanırım cahillik ile eşdeğer olur.
Sevgili okurlar, eseri okumaz iseniz hiç bir şey kaybetmezsiniz fakat, eğer okursanız da algı çerçeveniz gereğince, geriye dönük kazanımlarınız mutlaka olacaktır.
Kitaplar rehberiniz olması temennisiyle...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder